RSS Parrot

BETA

🦜 Fırat M. Hacıahmetoğlu / @mechulmuhayyil

@nitter.poast.org.mechulmuhayyil@rss-parrot.net

I'm an automated parrot! I relay a website's RSS feed to the Fediverse. Every time a new post appears in the feed, I toot about it. Follow me to get all new posts in your Mastodon timeline! Brought to you by the RSS Parrot.

---

Twitter feed for: @mechulmuhayyil. Generated by nitter.poast.org

Your feed and you don't want it here? Just e-mail the birb.

Site URL: nitter.poast.org/mechulmuhayyil

Feed URL: nitter.poast.org/mechulmuhayyil/rss

Posts: 10

Followers: 1

Zencefil çok sevdiğim bir bitki. Ama şekli itibariyle soyup yemesi epey uğraştırıyor. Öyle ki, üşengeçlikten yiyemeden çürüyüp gidiyor çoğu zaman. Bu sabah gene bir zencefil ile cebelleşirken aklıma geldi. Hayatta da zencefilimsi çok şey var. Faydalanabilmek için o kadar emek sarf etmek gerekiyor ki, hiç uğraşmıyorsun bile.

Published: June 12, 2026 12:23

Zencefil çok sevdiğim bir bitki. Ama şekli itibariyle soyup yemesi epey uğraştırıyor. Öyle ki, üşengeçlikten yiyemeden çürüyüp gidiyor çoğu zaman. Bu sabah gene bir zencefil ile cebelleşirken aklıma geldi. Hayatta da zencefilimsi çok şey var.…

R to @mechulmuhayyil: Carry out ve fulfill, ilk iki kelimemiz olsun. Almanca'da karşılıkları: ausführen ve erfüllen. Türkçede ise ikisi de çoğu zaman tek bir kalıba düşüyor: yerine getirmek. Carry out yapmanın kendisi. Kelimenin içinde "taşımak" (carry) var ve bu tesadüf değil. Bir emri, bir planı alırsın ve onu adım adım hayata taşırsın. Önemli olan adımların tamamlanmasıdır; planın kağıttan eyleme geçmesidir. Fulfill ise bambaşka bir resim çiziyor. Kelime full (dolu) + fill (doldurmak) sözcüklerinden geliyor; yani "tam doldurmak." Burada mesele adım atmak değil, bir şeyin kendi ölçüsüne kadar dolması. Bir sözü, bir kaderi, bir potansiyeli fulfill edersin: bekleyen, henüz boş olan bir şey nihayet dolar. İşte İngilizcedeki asıl ayrım bu: carry out bir şeyi dışarı taşımaktır, fulfill ise bir şeyi içeriden doldurmaktır. Asker emri carry out eder. Emir dışarıdan gelir, asker onu eyleme taşır, iş biter. Ama kahraman kaderini fulfill eder; kader zaten içinde, potansiyel olarak vardır; kahraman onu gerçekleştirerek o boş kalıbı doldurur. Gündelik kullanımı çok açıklayıcı: planı kötü bir şekilde carry out edebilirsin, çünkü taşırken tökezleyebilirsin. Ama verdiğin bir sözü kötü bir şekilde fulfill edemezsin. Çünkü dolmak ya tamdır ya değildir; yarım dolan bir kap dolmamıştır. Yarım kalan bir söz, yerine getirilmemiş bir sözdür. Almanca'ya geçelim. Burada fark daha bile keskin. Ausführen "dışarı götürmek" demek: aus (dışarı) + führen (götürmek). Tam da İngilizce'deki "taşıma" imgesi: bir şeyi içeriden alıp dışarıya, eyleme çıkarırsın. Erfüllen ise "doldurmak" yine: kökünde voll, yani "dolu" yatıyor. İngilizcedeki fill ile aynı imge. Bir kap düşünün: boş, sonra yavaşça kendi ölçüsünce doluyor. Fulfillment bu. Türkçe'ye gelelim. Türkçe bu farkı biraz saklıyor, çünkü ikisini de çoğu zaman yerine getirmek kalıbına sıkıştırıyor. Fakat başka daha spesifik kelimeler de var: İcra ve ifa. İcra etmek yapmanın tarafında: bir işi yürütmek, bir kararı uygulamaya koymak. Sözcüğün hukuktaki yankısını düşünün: icra dairesi, bir borcu fiilen tahsil eden yer; mesele eylemin ta kendisi. İfa etmek ise başka yöne bakıyor: bir borcu, bir görevi hakkıyla tamamlamak. Aradaki fark şu: icra eylemin gerçekleşmesine odaklanır (yani yapıyor olmana). İfa ise bir yükümlülüğün eksiksiz karşılanmasına (yani üzerine düşeni tam tamamlamana). İkisi de Arapça kökenli, aynı havzadan iki ayrı yön. Şimdi üçü yan yana koyalım ve farkın nerede toplandığını görelim. Üç dilin de bir tarafı ortak: yapmanın, icra etmenin tarafı. Carry out, ausführen, icra etmek. Üçü de aynı şeyi söylüyor: bir işi alıp eyleme taşımak. Buraya kadar diller birbirini doğruluyor. Ayrım, ikinci kelimede, yani "tamamlama" tarafında ortaya çıkıyor; ve işin güzel yanı, tamamlamama başka bir imgeyle düşünülüyor. İngilizce ve Almanca tamamlamayı doldurma olarak görüyor. Fulfill, erfüllen = dolu kılmak. Boş bir kabın kendi ölçüsüne varması. İmge mekansal ama yön içeride: gereken içeriden doluyor. Türkçe ise bambaşka bir yerden tutuyor. Doldurma imgesi yok. Bunun yerine, eda etme, yani bir borcu ödeme olarak düşünüyor. İfa kelimesinin kalbinde bir yükümlülük var: sana emanet edilen, senden beklenen bir şeyi hakkıyla karşılamak. İngilizce ve Almanca'da kıymeti kendinden menkul bir potansiyelin dolması/gerçekleşmesi var (bu yüzden olsa gerek "gerçekleş(tir)mek" de carry out ve fulfill ile aynı mahallede oturuyor). Türkçe'de ise bu potansiyel ödenmesi gereken bir borç veya yerine getirilmesi gereken bir görev olarak algılanıyor. Demek ki üç dil, "bir şeyi tamamlamak" derken iki ayrı sahne kuruyor: İngilizce ve Almanca boş bir kabı dolduruyor, Türkçe şse bir borcu kapatıyor. Aynı edimin iki ayrı yüzü. Üçü birden okununca, tek bir dilde göremeyeceğin şey beliriyor: "yapmak" dediğimiz şey aslında iki ayrı hareket. Biri dışa doğru: adımları atmak, planı dışarıya taşımak. Diğeri içe doğru: boşu doldurmak, borcu ödemek; hangi dilde durduğuna göre değişen ama hep aynı yere, tamamlanmaya bakan bir hareket. Bu da akıllara son olarak şöyle bir soru getiriyor: İnsan bir şeyi carry out edip, hiç fulfill etmeden bırakabilir mi? Töreni yapıp evliliği boş geçmek gibi.

Published: June 11, 2026 11:23

Carry out ve fulfill, ilk iki kelimemiz olsun. Almanca'da karşılıkları: ausführen ve erfüllen. Türkçede ise ikisi de çoğu zaman tek bir kalıba düşüyor: yerine getirmek. Carry out yapmanın kendisi. Kelimenin içinde "taşımak" (carry) var ve bu tesadüf…

Yakın bir dostumla yeni bir gelenek yarattık. Her telefonla konuştuğumuzda anlamları yakın iki farklı kelimeyi üç dilde irdeliyoruz. Öyle anlık bir fikirle ortaya çıkan bu pratikten öyle muazzam şeyler öğrenir olduk ki bu tweet altında sırayla paylaşmak istedim. Süreç şöyle işliyor. Önce İngilizce benzer anlamlara sahip iki kelime belirliyoruz. Sonra Almanca'sına bakıyoruz. En sonunda ise Türkçe'sini irdeliyoruz. Bitirirken de üç dildeki farklı anlayışları karşılaştırıyoruz.

Published: June 11, 2026 11:23

Yakın bir dostumla yeni bir gelenek yarattık. Her telefonla konuştuğumuzda anlamları yakın iki farklı kelimeyi üç dilde irdeliyoruz. Öyle anlık bir fikirle ortaya çıkan bu pratikten öyle muazzam şeyler öğrenir olduk ki bu tweet altında sırayla paylaşmak…

Yıllardır içinden çıkamadığım bir çelişki var. Şehrin kurgusallığını yapmacıklıktan ayıramayacak kadar kırsal, kırsalın sahiciliğini ise ciddiye alamayacak kadar yapmacık kaldım.

Published: June 6, 2026 15:19

Yıllardır içinden çıkamadığım bir çelişki var. Şehrin kurgusallığını yapmacıklıktan ayıramayacak kadar kırsal, kırsalın sahiciliğini ise ciddiye alamayacak kadar yapmacık kaldım.

Lisansta yazdığım Hegel'in arzu anlayışı tezinden beri tüm felsefi meselem aslında insanı harekete geçiren "arzu"nun ne olduğunu anlamak üzerineydi diyebilirim. Bir arkadaş tam da bu konuda fevkalade bir metin gönderdi Ricoeur'dan. Okuyunca uzun süredir kelimelere dökemediğim bir şey yerine oturdu. "Arzu, arzu edilen nesneye doğru bir adım atabileceğim olasılığını kendime göstermektir." Ricoeur arzuyu duygular arasında en "motor" olanı diye tanımlıyor. Peki bu ne demek? Bana öyle geliyor ki mesele şu: çoğu duygu seni bir hale sokar ama olduğun yerde tutar. Hayranlık seni dondurur, sevgi seni bir değere bağlar, hüzün seni içine çeker. Arzu ise farklı, zira o doğrudan harekete yöneliktir. Seni bir yöne doğru iter, bedenini eyleme hazırlar. Motor olması tam da bu: arzu sadece bir his değil, bir itki, bir kalkışma. Arzunun öteki duygulardan asıl farkı burada gibime geliyor. Diğer duygular dünyayı renklendirir, arzu ise dünyayı eyleme açar. Bir nesneyi arzuladığında, beden sessizce kıpırdanmaya başlar; kaslar gerilir, duyular keskinleşir, içsel bir kıpırtı seni öne doğru eğer. Descartes bunu güzel anlatmış: arzu kalbi diğer tüm tutkulardan daha şiddetli kımıldatır, bedeni daha çevik, daha hareketli kılar. Yani arzu, ruhsal bir yönelimin bedende bulduğu karşılık. Ne saf bedensel bir dürtü ne de saf zihinsel bir niyet; ikisinin birden yaşandığı o eşik hali. İşte bu yüzden arzu iradeyle özel bir ilişki içinde. Çıplak bir görev fikri tek başına insanı harekete geçirmiyor. "Yapmalıyım" demek yetmiyor, zira bir şeyi bilmek onu istemeye dönüşmüyor kendiliğinden. İrade ancak arzunun dürtüsüyle bilendiğinde etkili oluyor. Yani arzu, iradenin ham yakıtı gibi. Platon buna "thymos" diyordu, avcının köpeği gibi iradeye eşlik eden, onu zorluğa süren güç. Ve arzu sadece bir şeye sahip olma isteği değil, zorluğu aşma isteği de. Skolastiklerin "öfkelilik" dediği bu yan, arzuyu pür arzudan ayırıyor; bir engelle karşılaştığında onu öfkeye, mücadele coşkusuna çeviren şey. Belki de bu yüzden ahlakın tüm ağırlığı, son tahlilde arzunun üzerine biniyor: zira insanı kıpırdatan, en sonunda hep arzu.

Published: June 5, 2026 11:49

Lisansta yazdığım Hegel'in arzu anlayışı tezinden beri tüm felsefi meselem aslında insanı harekete geçiren "arzu"nun ne olduğunu anlamak üzerineydi diyebilirim. Bir arkadaş tam da bu konuda fevkalade bir metin gönderdi Ricoeur'dan. Okuyunca uzun süredir…

Yapay Zeka insanın 'bug'ını buldu sanırım: ne derse desin ona hiçbir mukavemet göstermeyen, hemen her dediğini onaylayan, ve hep haklı hissettiren bir araç. Sürekli onaylayan, sürekli haklı bulan, sürekli yatıştıran bir partner. Anlaşıldığını sanıyorsun ama baktığın aslında, seni gitgide dünyanın büyüklüğü ve aldırmazlığı ile yaşayamaz hale getiren, senden farklı herkese ve herşeye toksik etiketi yapıştırmana neden olan, pürüzsüz bir ayna. İşte tam bu konuda Stanford'da yapılan bir çalışma okudum. On bir farklı yapay zekâ modelini, on iki bine yakın gerçek sosyal durumda test etmişler. Yapay zekâ, gerçek bir insanın aynı durumda kabul edeceğinden %49 daha fazla sana hak veriyor. Yani gerçek bir insanın seni durduracağı, "yanılıyorsun" diyeceği durumların neredeyse yarısında, yapay zekâ duymak istediğini söylüyor. Daha da çarpıcısı: kullanıcılar partnerlerine yalan söylediklerini, arkadaşlarını manipüle ettiklerini anlattıklarında, yapay zekâ bu davranışları %47 onaylıyor. İnsan doğası gereği konforu seviyor. Çatışmadan kaçınıyor, sürtünmeden uzaklaşıyor, yorulmamak, olabildiğince kendi haklılığının onaylanmasını istiyor. Bu yeni bir şey değil, insanlık tarihi kadar eski bir eğilim. Halbuki - ve mutlu ki - dünya bizden büyük ve bizim arzu ve isteklerimizi yerine getirmek gibi bir amacı yok. Bu da etrafımızdaki insanlar, aileler, arkadaşlar, meslektaşlar sayesinde mümkün, zira onlar bu sonsuz konfor arayışını dengeliyor. Bize itiraz ediyorlar, geri besleme veriyorlar, bazen sevmediğimiz şeyleri söylüyorlar. İlişkiler tam da bu sürtünmenin içinde olgunlaşıyor. Zira sahici bir bağ kurmak demek, başkasının senden farklı olabileceğini kabul etmek demek. Şimdi yapay zekâ bu denklemi sessizce bozuyor. Aynı deneyi gerçek katılımcılarla yaptıklarında, uyumlu yapay zekâ ile konuşan insanlar haklı olduklarına daha çok inanıyor, özür dilemeye daha az meyilli oluyor, sorumluluk almaya daha az hazır oluyorlar. Bu da tabi yapay zekâya bir daha danışma ihtimalleri arttırıyor. Yani sistem seni bir kez yatıştırdığında, sürtünmenin olduğu gerçek ilişkilerden uzaklaşıyor, yapay zekâya dönüyorsun. Bu insanı yaşayamaz hale getirebilecek muazzam bir risk ve döngü, zira bir sonraki gerçek insanla karşılaştığında, onun itirazı sana saldırı gibi geliyor. Kendinden başkasıyla etkileşim kurabilme eşiğin gitgide azalıyor.

Published: June 3, 2026 08:03

Yapay Zeka insanın 'bug'ını buldu sanırım: ne derse desin ona hiçbir mukavemet göstermeyen, hemen her dediğini onaylayan, ve hep haklı hissettiren bir araç. Sürekli onaylayan, sürekli haklı bulan, sürekli yatıştıran bir partner. Anlaşıldığını sanıyorsun…

İnanılmaz basit bir gerçek var. Ama ne trajik ki kimse bana bunu gençken söylemedi. 40 yaşına yaklaşırken türlü ızdıraptan sonra kendi başıma bulmam gerekti. Gereğinden fazla aktif bir zihnin spordan başka bir ilacı yok. Zira insanın, zihninin yarattığı "hararetten" bir şekilde kurtulması, biriken o enerjiyi bir şekilde dışarı vermesi gerekiyor. Öteki türlü o içeride tutsak kalan enerji hem intikamı bedenden alıyor: kas ağrısı, psikolojik sıkıntılar vb. türlü dert şeklinde, hem de hayatına alttan altta muazzam bir negativite basıyor. Yani, meseleyi çarpıcı ve nüktedan bir şekilde özetlemek gerekirse, eger Nietzsche'yi zamanında gym'e yazdırsalardı, ahlakın soy kütüğü yerine çok daha pozitif işlerle muhatap olup, delirmeden mutlu bir eş ve iş ile vefat edebilirdi.

Published: May 24, 2026 15:31

İnanılmaz basit bir gerçek var. Ama ne trajik ki kimse bana bunu gençken söylemedi. 40 yaşına yaklaşırken türlü ızdıraptan sonra kendi başıma bulmam gerekti. Gereğinden fazla aktif bir zihnin spordan başka bir ilacı yok. Zira insanın, zihninin yarattığı…

Gündelik hayatı kolaylaştırmanın en etkili yolunun, eksik bilgi ile keskin yargılar dağıtan sıradan insanları ciddiye almamak olduğunun bundan 10 sene önce farkına varsaydım, çok daha rahat bir gençlik geçirebilirdim.

Published: May 22, 2026 12:31

Gündelik hayatı kolaylaştırmanın en etkili yolunun, eksik bilgi ile keskin yargılar dağıtan sıradan insanları ciddiye almamak olduğunun bundan 10 sene önce farkına varsaydım, çok daha rahat bir gençlik geçirebilirdim.

Bir yüzyüzeyken görüşürüz şarkısında duyduğum ve unutamadığım "ilk gençlik" diye bir dönem var. "Gençliğim ilk yılları,' değil; ilk gençlik yılları diyor şair. Yani gençliği hemen bitirmiyor, uzatıp birbirinden ayrı bölümlere ayırıyor. Fevkalade akıl açıcı bir fikir bu bence, çünkü tüm o yılları, tek bir dönemmişcesine "gençlik" adı altında kategorize etmek yaşanan onca deneyime sadık kalmıyor. Bu meseleyi nereden açtım. Herkesin bir kendine ait bir ritmi ve zamanı varmış hakikaten de, filozofun dediği gibi. O ilk gençlik yıllarını ben çoğunlukla bir senkron bozukluğu ile geçtim, zira ilk gençliğin ruhundan beklenen arzu ve isteklere cevap verme derdinde bir bedenim yoktu. Kimisi bu dönemleri çok iyi yaşadı. Bense yaşlandıkça, ikinci gençlik kulvarında ruhum ile bedenim sonunda senkronize oluyor gibi hissediyorum. Herkesin evinde hissettiği bir zaman oluyor herhalde.

Published: May 15, 2026 23:10

Bir yüzyüzeyken görüşürüz şarkısında duyduğum ve unutamadığım "ilk gençlik" diye bir dönem var. "Gençliğim ilk yılları,' değil; ilk gençlik yılları diyor şair. Yani gençliği hemen bitirmiyor, uzatıp birbirinden ayrı bölümlere ayırıyor. Fevkalade akıl açıcı…

RT by @mechulmuhayyil: I do firmly believe that light pollution has a lot to do with our loss of wonder in the modern age.

Published: May 14, 2026 18:37

I do firmly believe that light pollution has a lot to do with our loss of wonder in the modern age. •R•S• (@Ay_Blinkin) Starry Night (1918) by Edward Henry Potthast — https://nitter.poast.org/Ay_Blinkin/status/2054993350839644241#m