🦜 Fırat M. Hacıahmetoğlu / @mechulmuhayyil
@nitter.poast.org.mechulmuhayyil@rss-parrot.net
I'm an automated parrot! I relay a website's RSS feed to the Fediverse. Every time a new post appears in the feed, I toot about it. Follow me to get all new posts in your Mastodon timeline!
Brought to you by the RSS Parrot.
---
Twitter feed for: @mechulmuhayyil. Generated by nitter.poast.org
Your feed and you don't want it here? Just
e-mail the birb.
Türkiye'yi her ziyaret ettiğimde bir yandan Batı Avrupa'ya dair takdir ettiğim şeylerin farkına varıyorum, bir yandan da Türkiye'ye dair özlediğim başka şeyleri özlememin aslında ne kadar ikiyüzlüce olduğu gerçeği ile yüzleşmek zorunda kalıyorum. Çünkü takdir ettiklerim, özlediklerimden fedakarlık edebildiğin ölçüde mümkün.
https://nitter.poast.org/mechulmuhayyil/status/2076648756280275390#m
Published: July 13, 2026 12:43
Türkiye'yi her ziyaret ettiğimde bir yandan Batı Avrupa'ya dair takdir ettiğim şeylerin farkına varıyorum, bir yandan da Türkiye'ye dair özlediğim başka şeyleri özlememin aslında ne kadar ikiyüzlüce olduğu gerçeği ile yüzleşmek zorunda kalıyorum. Çünkü…
Yaşlanan bir erkek olarak, erkek yaşlanmasının ne kadar zor ve sorunlu bir şey olduğunun hem kendim farkına varıyorum hem de etrafımda bol bol gözlemliyorum.
Erkek yaşlandıkça paralize oluyor sanırım, öyle ki suratındaki ifade bile donuklaşıyor ve "ben neredeyim, ne yapıyorum" ile şok olmuşluk, çaresizlik arasında, köşeye sıkışmış bir fareninki gibi düzelemeyen tedirgin bir hal alıyor. Sanki gençliğinde akan o deli kan yavaş yavaş vücudunu terk ediyor ve geriye hep aynı şeyleri konuştuğu birkaç dostu ve kendisiyle birlikte bir avuç insan posası kalıyor. Erkek hakikaten yaşlandıkça, yalnızlaşıyor.
Bu trajik durumdan kaçmayı deneyenlerin iki temel yolu olduğunu gördüm. İkisi de tedirginlik veren boş zamanı olabildiğince doldurma çabasından ibaret aslında. İlki, çocuk yapmak. İkincisi ise obsessifçe bir hobilenme. Gelgelelim, ikisi de en nihayetinde bu kaçışı sağlayamıyor. Erkek her iki şekilde de aradığını bulamıyor; zaten aradığı ne kendisi de bilemiyor. Ne o suratına kazınmış "ben napıyorum, nerdeyim" ifadesi siliniyor, ne de her geçen yılla birlikte içinde yok olan anlam geri geliyor.
Başka bir deyişle, erkek bir yaştan sonra kendini oyalayarak ölümü bekliyor.
Peki bu durumadan kaçış yok mu? Benim düşünebildiğim tek bir yol var, o da doğrudan o oyalanma meselesi ile ilgili. Bu paralize olma hali aslında gençken güçlü olan kendini kandırabilme beceresinin yaşlandıkça kaybedilmesine bağlı. Kişi, kendini kandıramadıkça, cevabını hiçbir zaman veremeyeceği sorularla boğuşmaya başlıyor. O aslında bir kutsanma, bir armağan olan beceriyi ikame edebilecek, benim aklıma gelen tek şey, kişinin zamanına edilen "rağbet". "Rağbet" sadece basit bir "ihtiyaç" değil. Sen olmasan olmayacak bir şey için sana duyulan ilgi, alaka, hayranlık - rağbet. Çocuk bunu ikame etmeye en yakın olan şey ama onun babasına duyduğu "ihtiyaç", "rağbet" değil. İhtiyacı rağbet sanabilecek kadar kendini kandırma becerisini koruyabilenler bu sürecin tek mutluları.
Hasılı, erkeği ölümü beklemekten alıkoyabilecek tek güç ona duyulan rağbet. Hobi sahibi olmaktan daha ciddi, çocuk sahibi olmaktan ise daha rahat, onu dinç tutabilecek tek kudret bu sanırım. Ama emin değilim.
https://nitter.poast.org/mechulmuhayyil/status/2076640611168350238#m
Published: July 13, 2026 12:11
Yaşlanan bir erkek olarak, erkek yaşlanmasının ne kadar zor ve sorunlu bir şey olduğunun hem kendim farkına varıyorum hem de etrafımda bol bol gözlemliyorum.
Erkek yaşlandıkça paralize oluyor sanırım, öyle ki suratındaki ifade bile donuklaşıyor ve "ben…
"Ahlaklı olmak" için cezası olan yasalardan başka hiçbir nedenin kalmadığı garip bir durumdayız.
https://nitter.poast.org/mechulmuhayyil/status/2076631906578227349#m
Published: July 13, 2026 11:36
"Ahlaklı olmak" için cezası olan yasalardan başka hiçbir nedenin kalmadığı garip bir durumdayız.
40 yıldır çok milleten, dinden, inançtan ve inançsızlıktan insan tanıdım. Tüm bu farklılıkların ötesinde, hepsinden daha derin, daha belirleyici bir fark olduğunu gördüm. Bolluk ve yokluk. İnsanın karakterine dair en temel kirişler, kişinin yetişirken sahip olduğu imtiyazlarla bağlı olarak şekilleniyor.
https://nitter.poast.org/mechulmuhayyil/status/2075248976597565524#m
Published: July 9, 2026 16:01
40 yıldır çok milleten, dinden, inançtan ve inançsızlıktan insan tanıdım. Tüm bu farklılıkların ötesinde, hepsinden daha derin, daha belirleyici bir fark olduğunu gördüm. Bolluk ve yokluk. İnsanın karakterine dair en temel kirişler, kişinin yetişirken…
Büyük potansiyele sahip insanların aynı zamanda (o potansiyeli gerçekleştirmeleri önünde engel teşkil eden ve tamamen kendilerinden kaynaklanan) büyük sorunlara sahip olduğu söylenir. Halbuki belki hakikat tam tersi: Büyük potansiyele sahip olmak isteyen insanlar, kendilerine en büyük eziyet edenlerdir.
https://nitter.poast.org/mechulmuhayyil/status/2074836901194805254#m
Published: July 8, 2026 12:44
Büyük potansiyele sahip insanların aynı zamanda (o potansiyeli gerçekleştirmeleri önünde engel teşkil eden ve tamamen kendilerinden kaynaklanan) büyük sorunlara sahip olduğu söylenir. Halbuki belki hakikat tam tersi: Büyük potansiyele sahip olmak isteyen…
Şu hayattaki en zor şeylerden biri, daha iyi, daha sağlıklı bir birey olabilmek için çabalamak. O emeği vermek hakikaten çok zor. Bunun farkında olup da bu emeği vermemenin en cezbedici ve onaylayıcı yollarından biri de bunun nasıl yapılacağını başkalarına anlatmak.
https://nitter.poast.org/mechulmuhayyil/status/2074099217434362241#m
Published: July 6, 2026 11:52
Şu hayattaki en zor şeylerden biri, daha iyi, daha sağlıklı bir birey olabilmek için çabalamak. O emeği vermek hakikaten çok zor. Bunun farkında olup da bu emeği vermemenin en cezbedici ve onaylayıcı yollarından biri de bunun nasıl yapılacağını başkalarına…
R to @mechulmuhayyil: Ortalığı daha da karıştırmak gerekirse, Alman Kultur'unun, Fransız "Medeniyeti"ne karşı açtığı bu "ciddi" savaşla aynı dönemlerde Almanların yaptığı hayati öneme sahip bir başka keşiften bahsetmeden olmaz: Antik Yunan.
Alman düşüncesiyle haşır neşir olmuş herkesin kısa sürede farkına vardığı Almanların Antik Yunanla kurduğu yakın bir ilişki var. Bu özel ilişki, anlattığım Kultur-Zivilisation gerilimiyle derinden bağlantılı. Anlatayım.
Antik Yunan geçmiş olsa da, her geçen tarih olmuyor. On sekizinci yüzyılın ortasında Almanlar Antik Yunan'ı keşfettiklerinde, aslında tam da ihtiyaç duydukları modeli buldular. Zira köklü bir değişim istiyorsan bir model bulmalısın; ve bu model halihazırda yaşanmış, geçmişte sahip olduğun bir modelse, o aidiyetlik insana çok daha umut, enerji ve motivasyon veriyor. Global Tarih'le yeniden şaşıralım. Yani bu mesele de yalnızca bize özgü olan bir sey degil. Her köklü değişim, bilhassa da her intikam arayışı, yitip giden bir orijine ihtiyaç duruyor. Dünyanın her yerinde olan şeyler. Bu bağlamda da Antik Yunan, Alman Eski Rejim'inin merkezindeki birkaç kültürel modele karşı koyabilecek bir alternatifti: saray nezaketine, Katolik kilisesine, derinlikten yoksun eski bir bilgiçliğe karşı, ışığın, gerçek asaletin, ruhun ve bedenlerin dünyası. Muazzam, tam zamanında gelen bir keşif.
İlginç olan şu: Antik Yunan'ı yücelten iki temel isim, Winckelmann ile Wolf, hayatlarında Yunanistan'a ayak bile basmamıştı. Zaten buna gerek de yoktu. Almanya'nın önde gelen şairleri ve filozofları hızla tutkulu birer Helen hayranına dönüştü. Goethe, Schiller, Hölderlin, Humboldt, Schlegel; hepsi belirli bir biçimde kurgulanmış bir Antik Yunan'ın büyüsüne kapıldı. Ve bu Yunan, siyasi olarak bölünmüş ama kültürel olarak giderek hırslanan bir Almanya için bir model oldu.
Almanların Yunan'da gördüğü şey, aslında kendi olmak istedikleri şeydi. Ama ben böyle olmak istiyorum diye çıkmak aşırı iddialı olacağından, "biz" zaten böyleydik diyebilecekleri bir model bulmanın heyecanını yaşadılar. Winckelmann Yunan sanatının eşsiz güzelliğini güzel bir halkın ürünü olarak açıkladı; doğa ile kültürün eşsiz bir uyumu - ki bu iddayı anlamadan Alman'ın doğayla olan ilişkisini de anlayamazsın. Wolf ise Homeros destanlarını ulusal halk şiirinin modeli yaptı ve klasik filolojiyi, din adamı olmayan entelektüellerin bu şiirsel sesin yorumcusu olmasının aracı haline getirdi. Bakın burası muazzam önemli: Yunan, rahiplerin değil, sanatçıların ve filozofların ülkesiydi. Aynı yeni Almanya gibi.
Bir başka çarpıcı detay, Antik Yunan özgürlüğünün nasıl yorumlandığı. Alman Helenizmi için Yunan demokrasisi neredeyse tesadüfi bir ayrıntıydı. Kimse buna takılmıyordu, zira geleceği yeniden üretecek olan bu geçmişte bunun çok da bir önemi yoktu. Önemli olan Yunanların içsel özgürlüğüydü: kuralları dışarıdan dayatılmamış, doğadan türetilmiş, bireysel olarak istenmişti. Tıpkı Luther'in Tanrı'nın mutlak iradesiyle bireysel Hıristiyanın özgür iradesini bağdaştırması gibi. Schiller'in muazzam formülü buradan doğuyordu: "Güzellik aracılığıyla özgürlüğe ulaşırız." Siyasi sorunlar estetik araçlarla çözülecekti.
Bu estetik gibi gözükse de, elbette en temelinde politik bir hamleydi de. Estetikleştirilmiş Yunan, antik demokratik modelin devrimci potansiyelini etkisiz hale getiriyordu. Fransızlar toplumu önce Bildung gelmeden devrimcileştirmeye çalışmakla hata etmişti; Almanlar ise önce bütün insanın yeniden eğitilmesi, sonra toplumun değişmesi gerektiğini savunuyordu. İşte bu nedenle Alman hala kişisel bilgiler verilirken Prof., Dr. vb. ünvanlar eklenir. Çünkü eğitim Alman için yalnızca bir show değildi. Eğitim-öğretim, yani Bildung, verdikleri mücadelenin kalbiydi. Antik Yunan, devrim bayrağını çekmeden seküler kültürel reform yapmanın yolunu sağladı. Kilisenin yerine sanatı, İncil'in yerine Antik Yunan'ı koyan, içsel derinliği yüzeyin üstünde tutan o aynı Alman yöneliminin bir başka yüzü.
https://nitter.poast.org/mechulmuhayyil/status/2072413523783893131#m
Published: July 1, 2026 20:14
Ortalığı daha da karıştırmak gerekirse, Alman Kultur'unun, Fransız "Medeniyeti"ne karşı açtığı bu "ciddi" savaşla aynı dönemlerde Almanların yaptığı hayati öneme sahip bir başka keşiften bahsetmeden olmaz: Antik Yunan.
Alman düşüncesiyle haşır neşir olmuş…
Herkes Almanların ne yaptığını anlamaya çalışıyor. Yıllarca Alman tarihi ve düşüncesi çalışmış, Almanya'da yaşamış, Alman toplumun içine girmiş biri olarak, size anladığım kadarıyla Alman toplumunu kısaca anlatayım - ki atıp tutmadan önce meseleyi kavrayın.
Öncelikle, bizim bugün tereddütsüz Batı olarak tanımladığımız Almanların tarihleri boyunca Batı ile verdikleri derin bir mücadele var. Bu mücadeleyi biraz deşerseniz, tüm kabullerinizin yıkıldığı, "bizle" ve başka birçok ulus ile temel benzerlikleri olan, Global Tarih denilen alana girersiniz. Girelim. Şaşırın.
Bu mücadelenin kökeni, on sekizinci yüzyıl ortalarına, henüz birleşmemiş, küçük prensliklere bölünmüş, siyasi gücü olmayan ama kültürel olarak son derece ciddi bir Almanya'ya uzanıyor.
O dönem ilginç bir durum var. Alman entelektüel orta sınıfı, yani Bildungsbürgertum, üniversite görmüş, felsefeyle ve sanatla derinlemesine ilgilenen, AMA iktidardan tamamen dışlanmış bir kesim. Gücü elinde tutan saraylar ve aristokrasi Fransızca konuşuyor, Fransız adabını benimsiyor, kendi Almanca konuşan halklarına bir tür şefkatli küçümsemeyle bakıyordu. Prusya kralı Büyük Friedrich felsefi eserlerini Fransızca yazıyor, Alman edebiyatını ciddiye alınmaya değmez buluyordu. Küçük prenslikler bütçeleri elverdiğince Versay'ı taklit ediyordu. Nietzsche'nin Almanları aşağıladığı ünlü metinleri hatırlayın.
İşte tam burada muazzam bir tersine çevirme yaşanıyor. Lessing, Herder, genç Goethe, Sturm und Drang yazarları; bu dışlanmış Alman aydınları hiyerarşiyi alaşağı ediyorlar. Fransızca konuşan sarayların "Zivilisation" dediği şeyi, yani adabın inceliğini, nezaketin cilasını, saray hayatının pürüzsüz yüzeyini, yüzeysellik olarak tanımladılar. İçi boş bir gösteriş, görünüşlerin parlatılması. Buna karşı "Kultur"u koydular: ruhun sahici başarıları, düşüncenin iç hayatı, sanat, felsefe, müzik, ahlaki ciddiyet. BİLHASSA DA CİDDİYET. Yani derinliğin kültürünü, yüzeyin kültürüne karşı koydular. Çok benzer meseleler biz dahil dünyanın çok yerinde yaşandı ve yaşanıyor.
Bu ayrımın özünde bir sınıf kavgası var, dersek herhalde abartmış olmayız. Dışlanmış Alman burjuva aydınının, kendi Fransızca konuşan aristokrasisinden intikamı. Ve en üstün ilan ettiği değerler, tam da kendisinin sahip olabileceği, saray mensubunun ise sahip olamayacağı şeyler: öğrenme, içsellik, felsefi derinlik, yaratıcı deha. Zivilisiert olmak bir Fransız yemeğinde nasıl davranılacağını bilmekti; Kultur'a sahip olmak ise Kant okumuş, Bach dinlemiş, varoluşun en derin sorularıyla boğuşmuş olmaktı. Ve bu da CİDDİ bir uğraştı.
Asıl çarpıcı olan şu gibime geliyor: bu ayrım sadece bir kültürel kavga olarak kalmadı, Alman düşüncesinin bütün mimarisine sızdı. Yüzeyin altında daha gerçek bir derinliğin gizlendiği fikri; Kant'ın görüngü ile kendinde-şey ayrımından Hegel'in tarihin ardında işleyen Tin'ine, Marx'ın altyapısından Nietzsche'nin Dionysos'una, Freud'un bilinçdışına kadar uzanan o devasa gelenek, aslında Prusyalı aydınların prenslerinin Fransız sarayına duyduğu o ilk öfkenin felsefi olarak işlenmiş hali. İçsellik, metafizik, tüm bunların bir rastgelelik eseri olamayacağo fikri ve bunun uğraşı, Almanya'nın alametifarikası oldu. Detayına girmeyelim ama yaşamış en büyük batı kritiklerinde Heidegger'in bir Alman olması da tesadüf değil, bilakis bu tarihin bir parçasıdır.
Şimdi buradan meseleye dönersek. Bu tarihsel alaşağı-ediş Almanların kimliklerinin bir parçası haline gelmiş bir "kuralcılık" yarattı - zira ancak etikle harman olmuş bir kuralcılıkla (yani Kultur, yani metafizik) ile aidiyetliklerini stabilize edebildiler. Başka bir deyişle, geçmişte aristokrasi karşısında yaşadıkları yetersizlik ile mücadele edebilmek için bir iddialarının olması gerekiyordu; onlardan daha iyi, daha dürüst, daha ciddi. Hep bir "daha"lık, hep bir ciddiyet...
Bu tarihi anlayamazsan, yani hayatı boyunca hiçbir iddian olmadan, gelişigüzel yaşamışsan, CV'den başka bir derdin kalmamışsa, Almanlara bakınca görebildiğin ancak ucuz bir "show"dur, çünkü o adamların verdiğin o mücadeleyi hissedemezsin. O meselenin alt yapısını kavrayamazsın -- ki bunu kavrayamayacak olmanın trajedisinin de, emin olun, Almanca da binbir türlü analizi var.
https://nitter.poast.org/mechulmuhayyil/status/2071574278860833173#m
Published: June 29, 2026 12:39
Herkes Almanların ne yaptığını anlamaya çalışıyor. Yıllarca Alman tarihi ve düşüncesi çalışmış, Almanya'da yaşamış, Alman toplumun içine girmiş biri olarak, size anladığım kadarıyla Alman toplumunu kısaca anlatayım - ki atıp tutmadan önce meseleyi…
Şu insanlara bakınca "bilim" ile inanç arasında bize öğretilmemiş temel bir ilişkinin farkına varıyorum. Tarih boyunca yaşamış en büyük biliminsanlarının bir çoğunda yalnızca bir inançla mümkün olabilen bir ciddiyet var. O ciddiyet yitince geriye, "teknoloji" kalıyor, sanırım.
https://nitter.poast.org/mechulmuhayyil/status/2071567632994550154#m
Published: June 29, 2026 12:13
Şu insanlara bakınca "bilim" ile inanç arasında bize öğretilmemiş temel bir ilişkinin farkına varıyorum. Tarih boyunca yaşamış en büyük biliminsanlarının bir çoğunda yalnızca bir inançla mümkün olabilen bir ciddiyet var. O ciddiyet yitince geriye,…
Genel olarak o çöplerin başka yerlere satıldığı şeklinde bir itiraz gelmiş. Bunun üzerinde durmak istiyorum çünkü günümüzde insanların herhangi bir ideal ile karşılaşınca, o ideali yok etmek, sindirmek için, kirletmek için takındığı tavrı göstermesi bakımından bilgilendirici.
Öncelikle, bu itirazın temelindeki varsayımı/his dünyasını irdeleyelim. Şöyle: "Sen Almanlar çöplerini ayrıştırıyor diye gelip bize anlatıyorsun, yani diyorsun ki bu insanlar doğaya değer veriyor. MASAL LAN BUNLAR MASAL. Sen kime ne anlatıyorsun? Saf ve salaksın. Hepsi yalan, doğa moğa UMURLARINDA BİLE DEĞİL. Ben şimdi sana bir şey diyecem, aklını yitireceksin,kendine geleceksin. Adamlar o çöpü Türkiye'ye satıyor oğlum. Hahahaha." (hatta sanıyorum o çöplerin sonra Türkiye'de doğaya karıştığına dair de bir varsayım var - ki bu olasılık bunları söyleyen kişiyi daha da mutlu ediyor).
Bu zihinsellik, bu kendini argüman sayan hınç ve nihilizm bu meseleye özgü değil. Etrafınıza bakın, "iyi" bir şey yaptığını iddia eden herkesin karşısında bir ordu dolusu bunu haykıran insanlardan bulacaksınız. Niye? Çünkü, bilen bilir, ne güzel bir histir, hiçbir şey yapmadan haklı hissedebilmek, bilhassa da iyi bir şey yaptığını iddia edenler karşısında. O hıncı hunharca salmak, o üstünlüğü tatmak ne eşsiz bir lezzettir.
Peki bu nasıl mümkün? Bu nihilizmin içsel dinamiği nedir?
1. İlk adım, karşındaki yaşayan, nefes alan, efor sarf eden (ve tam da bu nedenle her zaman eksik ve hatalı) ideali yok etmek için kimsenin ulaşamayacağı kusursuz bir EVRENSEL ortaya salıyorsun.
2. Sonra karşındakinin emeğini yok saymak için aslında bu kusursuz idealden ne kadar uzakta olduklarının ve hatta, en lezzetli kısmı olarak, nasıl da o idealin tam tersini yaptıklarını bulup kendinden geçercesine haykıyorsun.
Böylelikle hiçbir efor sarfetmemene rağmen kendini herkesten ÜSTÜN hissediyorsun. Peki burda sıkıntı nedir? Çöp mevzusundan devam ederek anlatayım.
1. Öncelikle acaba biri size Almanların TÜM DÜNYAYI plastiklerden korumak ve kollamak gibi bir amacı olduğunu mu söyledi? Çöp ayıklarken amaç, bir ütopya olarak çöpsüz bir dünya mı kurmaktı? Kim size bunu iddia etti de, şimdi gelip bunun eksikliği ile herkesi yargılıyorsunuz? Ne kadar saçma bir beklenti; ne kadar temelsiz bir fikir. Ama işte söyleyince çok güzel duruyor ve iyi hissediyorsun.
2. Mesele şu ki, çöp ayrıştırmak dünyayı kurtarma eylemi değil. Bilakis, çöp ayrıştırmak nasıl bir toplumda yaşamak istediğinin ifadesi. Yani daha basit bir ifade ile kavgası kendi içinde verilen bir ulus ifadesi, coğrafya ifadesi, topluluk ifadesi. O çöpleri alıp böyle bir hassasiyeti olmayan birine satmakta herhangi bir çelişki var mı? Çelişki olurdu eğer bu ifade EVRENSEL bir temizlik ifadesi olsaydı. Zaten hiçbir zaman çöplerini ayrıştırmayacak insanları böyle iddia edilmemiş EVRENSELLİKler ortaya atıp sonra BAKIN NASIL DA İKİYÜZLÜLER şeklinde pohpohlamak, aslında tam olarak bahsettiğim o nihilimzden besleniyor - biri gelip bir şeyin doğrusunu yaptığını iddia ediyor ve bu senin kendini "alçak" hissetmene yol açıyor. Durum böyle olunca eline geçen her türlü fırsatla o "üstün"leri yok etmeye çalışıyorsun.
3. Halbuki, o çöplerin Türkiye'ye satılması, o çöplerin ayrıştırılması için gereken gündelik emeği zerre azaltmadığı gibi, ulusal/topluluksal bir duruş olarak ortaya herhangi bir çelişki de sunmuyor. Ve evet, Almanya burda kendi coğrafyasına öncelik veriyor. Sattıktan sonra o çöplerin ownership'inin artık kendisine ait olduğunu düşünmüyor. Peki bu sahiden çok mu garip bir tutum? Kendi mekanına öncelik vermeden başlayan bir ulus vardı da, ben mı kaçırdım? Dünya takdir edersiniz ki hepimizden büyük. Herkes bu kendinden büyük dünyada, elindeki sınırlı şartlarla hayatını idame etmek durumunda. Kimsenin dünyayı kurtarmak gibi bir hedefi olması gerekmediği gibi, olsa dahi bunun öncelikle "benim toprağımdan" başlamasında sakınca var mı?
4. Eğer arıyorsanız, dünyada ikiyüzlü olmayan "iyilik" bulamazsınız. Yaşayan her ideal, eşyanın tabiatı gereği kirleniyor. Ama işte o ikiyüzlülüğü bu şekilde arayınca, arayıştan çok kendi acısını haykırıyor insan.
Gelgelelim, tüm bunlara rağmen, acısı ve tatlısı ile, dünya tarihinde çöp ayrıştırma eyleminin, o çöp nereye atılırsa atılsın, hatta hangi hisle yapılırsa yapılsın, bir istisna olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Aynı hisler ve ikiyüzlülük ile şu dünyaya yapılan onca şey muazzam kötülük varken, gelip de çöp ayrıştırmaya gömülmesi, dediğim gibi bunu yapan hakkında bilgilendirici.
https://nitter.poast.org/mechulmuhayyil/status/2071535812634710227#m
Published: June 29, 2026 10:06
Genel olarak o çöplerin başka yerlere satıldığı şeklinde bir itiraz gelmiş. Bunun üzerinde durmak istiyorum çünkü günümüzde insanların herhangi bir ideal ile karşılaşınca, o ideali yok etmek, sindirmek için, kirletmek için takındığı tavrı göstermesi…