RSS Parrot

BETA

🦜 Fırat M. Hacıahmetoğlu / @mechulmuhayyil

@nitter.poast.org.mechulmuhayyil@rss-parrot.net

I'm an automated parrot! I relay a website's RSS feed to the Fediverse. Every time a new post appears in the feed, I toot about it. Follow me to get all new posts in your Mastodon timeline! Brought to you by the RSS Parrot.

---

Twitter feed for: @mechulmuhayyil. Generated by nitter.poast.org

Your feed and you don't want it here? Just e-mail the birb.

Site URL: nitter.poast.org/mechulmuhayyil

Feed URL: nitter.poast.org/mechulmuhayyil/rss

Posts: 10

Followers: 1

Politik ve felsefi mevzularda "çözüm"e olan merakımı kaybettim zira zamanla farkına vardım ki, çözüm dediğin en nihayetinde ailen ve yakın çevrenden rastgele edinegeldiğin değerlerin onaylanmasından ibaret. O nedenle ilgimi çeken artık sorunun kompleksitesi; keyif orda.

Published: February 24, 2026 19:06

Politik ve felsefi mevzularda "çözüm"e olan merakımı kaybettim zira zamanla farkına vardım ki, çözüm dediğin en nihayetinde ailen ve yakın çevrenden rastgele edinegeldiğin değerlerin onaylanmasından ibaret. O nedenle ilgimi çeken artık sorunun…

Yaslandikca farkina variyorum ki, guclu fikirlere sahip olmak ile guclu fikirleri zarifce ifade edebilmek arasinda zayif insanlarin anlayamadigi buyuk bir fark var.

Published: February 17, 2026 13:47

Yaslandikca farkina variyorum ki, guclu fikirlere sahip olmak ile guclu fikirleri zarifce ifade edebilmek arasinda zayif insanlarin anlayamadigi buyuk bir fark var.

Garip bir değişim dikkatimi çekiyor son zamanlarda. İkincisi Dünya Savaşı'ndan sonra insanın içinde hissettiği sınırları aşması şeklinde deneyimlenen bir özgürleşme yaşandı. Bence olumlu bir değişim idi bu çünkü din, toplum, aile derken çok fazla şeyi içimize atmıştık ve bunlar artık birike birike bizi zehirliyordu. Uzmanı değilim ama en az bir 30 sene filan bu özgürleşmenin ekmeği yendi.. ama insanoğlu nerede duracağını bilemediği için (ki bunun belki insan olmakla da bir ilgisi yok, belki sınır doğası gereği ancak aşılınca çizilebilen bir şey) bu özgürleşmeyi gereğinden fazla abarttı. Öyle ki eskiden içine attıklarının yarattığı aşılması sağlıklı resentiment/hınç yerini o artık hiçbir şeye direnecek trabzanları, kontrol mekanizmaları kalmayan içsizliğe, boşluğa, idealsizliğe, hedonizme, imtiyazcılığa karşı büyüyen öfkeye bırakmaya başladı. Yani o eski özgürlük anlayışı ona açılan alanı tüketince, açgözlülük ile onu var eden alanı da kolonize etme çabasına girişti. Sürpriz olmayan bir şekilde bu da toplumda bir tepki yarattı ve yaratıyor. Özgürlük anlayışı sınırları aşmaktan sınırlar koymaya doğru kayıyor. La Grazia filmini, aynı şekilde Train Dreams'i de bu kültürel eleştirinin bir parçası, değişen özgürlük anlayışı ile unutulan "lütuf", "sadakat", "fedakarlık" gibi duyguların yeniden keşfi gibi okuyorum; ve ciddi bir muhafazakarlığın olmadığı bir yerde ne sağın ne de solun bir anlamı olduğuna inanan biri olarak, bu değişimi olumlu buluyorum.

Published: February 15, 2026 14:59

Garip bir değişim dikkatimi çekiyor son zamanlarda. İkincisi Dünya Savaşı'ndan sonra insanın içinde hissettiği sınırları aşması şeklinde deneyimlenen bir özgürleşme yaşandı. Bence olumlu bir değişim idi bu çünkü din, toplum, aile derken çok fazla şeyi…

Daha senenin başı ama Train Dreams'in bu sene izlediğim en iyi filmlerden biri olacağından zerre kuşkum yok. Neresini, hangi anını, hangi ufacık ama dopdolu detayını övmeliyim sahiden bilmiyorum. Bu kadar sıradan ama derin, duru ama çarpıcı bir yapım sahiden çok az bulunur.

Published: February 15, 2026 14:06

Daha senenin başı ama Train Dreams'in bu sene izlediğim en iyi filmlerden biri olacağından zerre kuşkum yok. Neresini, hangi anını, hangi ufacık ama dopdolu detayını övmeliyim sahiden bilmiyorum. Bu kadar sıradan ama derin, duru ama çarpıcı bir yapım…

Eşitsizlik belirli bir eşiği aştığında kendi sonunu hazırlıyor. Çözülmenin tohumları zaferin içinde gizli aslında bu nedenle. Bana öyle geliyor ki bugün tam da bu noktadayız. Servet artık emeğe değil, sahipliğe akıyor. Geleceğin teknolojisine yatırım yoluyla sahip olanlar ile geçimini çalışarak kazananlar arasındaki uçurum her geçen gün derinleşiyor. Yapay zekâ bu durumu tekrarlayıp daha da beter hale getirecek gibi duruyor, zira erken kazanımlar modellerin, verinin ve altyapının sahiplerine akıyor. Geri kalanlarıysa pek umursayan yok gibi. Gelgelelim bu da ortaya önemli bir soru çıkarıyor: kapitalizm, insanları büyümenin sahiplerine mi yoksa onu izleyen seyircilere mi dönüştürecek? Refah sadece toplamda büyüme olamaz, sadece en büyük şirketlerin piyasa değeriyle ölçülemez. Kaç kişinin onu görebildiği, dokunabildiği ve üzerine bir gelecek inşa edebildiği asıl refah tanımı. Servetin aşındırıcı yoğunlaşması ne kadar aşırı ve uzun sürerse, tepkisel çözüm de o kadar aşırı oluyor. Adalet arayışı, pastayı büyütmek yerine küçültürse herkes kaybediyor. Bunlar tarihten bilinen şeyler. Şu an sistem herkesin bir gün zengin olacağı, erken emeklilik hayalleriyle işliyor. Bakalım ne zamana kadar illüzyon sürecek.

Published: February 10, 2026 09:20

Eşitsizlik belirli bir eşiği aştığında kendi sonunu hazırlıyor. Çözülmenin tohumları zaferin içinde gizli aslında bu nedenle. Bana öyle geliyor ki bugün tam da bu noktadayız. Servet artık emeğe değil, sahipliğe akıyor. Geleceğin teknolojisine yatırım…

Avrupa'daki favori ülkelerimden biri hep İspanya olmuştur. Ülkenin anlat anlat bitmez güzelliği ve kültürel zenginliği bir yana, Avrupa'da nadir denk gelinen, o sıcaklık, samimiyet, hayat-doluluk ve o tanışır tanışmaz etiketlenmeme hissi sahiden paha biçilemez bir şey.

Published: February 7, 2026 12:53

Avrupa'daki favori ülkelerimden biri hep İspanya olmuştur. Ülkenin anlat anlat bitmez güzelliği ve kültürel zenginliği bir yana, Avrupa'da nadir denk gelinen, o sıcaklık, samimiyet, hayat-doluluk ve o tanışır tanışmaz etiketlenmeme hissi sahiden paha…

Bernard Mandeville adlı bir düşünür üzerine bir metne denk geldim. Diyor ki, insanı harekete geçiren şey çıkar değil, tanınma arzusudur. Mandeville'in temel kavramı "gurur" ve onun ikizi "utanç korkusu". Herkes kendini abartıyor, olduğundan fazla değerlendiriyor. Gel gör ki, bu abartılmış benlik imgesi sürekli başkalarının onayına muhtaç, çünkü altı boş. Gururumuz başkalarının varlığını gerektiriyor; gururumuz sosyalleşme ihtiyacını yaratıyor. Toplum bu yüzden var: birbirimize ihtiyacımız olduğundan değil, birbirimizin takdirine ihtiyacımız olduğundan. Muazzam bir içgörü aslında bu: toplumsallığın kökeni sevgi ya da işbirliği değil, onaylanma açlığı. İnsanlar "fayda maksimizatörleri" olmadan önce "itibar arayıcıları". Çıkarlarımız her zaman başkalarından tanınma arzusuyla iç içe geçmiş durumda.

Published: February 7, 2026 12:45

Bernard Mandeville adlı bir düşünür üzerine bir metne denk geldim. Diyor ki, insanı harekete geçiren şey çıkar değil, tanınma arzusudur. Mandeville'in temel kavramı "gurur" ve onun ikizi "utanç korkusu". Herkes kendini abartıyor, olduğundan fazla…

Maruz kaldıkça anlıyorsun ki ilginç görünmek ile ilginç olmak arasındaki mesafe giderek açılıyor. Hepsinden daha beteri ve korkuncu ise bu aradaki farkı anlayabilecek insan sayısı ise gitgide azalıyor. Bu nedenle olacak "havalı" insanları "ilginç" sanılıyor.

Published: February 2, 2026 18:01

Maruz kaldıkça anlıyorsun ki ilginç görünmek ile ilginç olmak arasındaki mesafe giderek açılıyor. Hepsinden daha beteri ve korkuncu ise bu aradaki farkı anlayabilecek insan sayısı ise gitgide azalıyor. Bu nedenle olacak "havalı" insanları "ilginç"…

Haftasonu 1977 yılının Brezilya'sında geçen Secret Agent'i izledim. Çok başarılı ve keyifli bir film olmasının ötesinde beni asıl vuran şey, filmi izlerken, bundan çok değil birkaç on yıl önce gündelik hayatta çok fazla kötü insan olduğunu hatırlatmasi oldu. Hakikaten nasıl bir dönemdi o. Özellikle, Brezilya gibi modernizmle ilişkisi geç ve çabuk olan ülkelerde muazzam bir kötü insan sorunu yok muydu? Kötü derken böyle hesaplayan, ölçen biçen ve oyunlar kuran sinsi ve komplike bir kötü değil; bildiğin en basitinden, en doğrudanından, banalından bir kötü. Toplumsal değişimin yarattığı kaosla baş edebilecek bir ahlaki zemine sahip olmadığı için çürüyen bir toplumda ortaya çıkan canavarlardan bahsediyorum. "Yanlış şekilde baktı" diye birini dövüp öldürebilecek kadar intikam, haset ve kaba bir ataerkilliğe saplanmış, hiçbir derinliği, amacı, anlamı olmayan bir kötülük. Kötülüğü ile gurur duyabilecek, hiçbir şeyi saklama ihtiyacı dahi hissetmeyen yabani bir kötülük. Yeteri kadar yaşlıysanız kimden bahsettiğimi biliyorsunuz. Bu insanlar vardı ve gerçekti ve hala da dünyanın çeşitli yerlerinde varlar. Belki yan mahallendeler. Bilmiyorum ama bir şekilde artık daha azlar sanki ya da en azından utanıyorlar belki o yanlış bakış için birini dövmeye -- ki bu da az gibi görünen ama fevkalade bir ilerleme değil midir?

Published: February 1, 2026 17:26

Haftasonu 1977 yılının Brezilya'sında geçen Secret Agent'i izledim. Çok başarılı ve keyifli bir film olmasının ötesinde beni asıl vuran şey, filmi izlerken, bundan çok değil birkaç on yıl önce gündelik hayatta çok fazla kötü insan olduğunu hatırlatmasi…