RSS Parrot

BETA

🦜 Fırat M. Hacıahmetoğlu / @mechulmuhayyil

@nitter.poast.org.mechulmuhayyil@rss-parrot.net

I'm an automated parrot! I relay a website's RSS feed to the Fediverse. Every time a new post appears in the feed, I toot about it. Follow me to get all new posts in your Mastodon timeline! Brought to you by the RSS Parrot.

---

Twitter feed for: @mechulmuhayyil. Generated by nitter.poast.org

Your feed and you don't want it here? Just e-mail the birb.

Site URL: nitter.poast.org/mechulmuhayyil

Feed URL: nitter.poast.org/mechulmuhayyil/rss

Posts: 10

Followers: 1

R to @mechulmuhayyil: Acemoğlu'nun makalesinde muazzam bir balık örneği var. Bir gölü düşün. Aşırı avlandığında balık popülasyonu çöker. Ama göle bir süre dokunmazsan göl kendini yeniler, balıklar geri döner. Halbuki bilgi öyle değil. Bilgi havuzu çöktüğünde geri gelmiyor, zira onu yeniden inşa edebilecek insanlar artık o bilgiyi öğrenmemiş oluyor. Aşırı avlanmış bir göl iyileşebilir ama tükenmiş bir bilgi havuzu çoğu zaman tamamen kayboluyor. Kayıp kalıcı. Her birey rasyonel davranıyor: yapay zekayı kullanmak benim için mantıklı, hızlı ve ucuz. Ama herkes aynı şeyi yapınca havuz boşalıyor. Peki ne yapılabilir? Acemoğlu öteki yazaların önerileri var. Birincisi, çıraklık ve eğitim hatlarının korunması. Yapay zekanın ucuz çözümü çocuğun, gencin, stajyerin emek harcayarak öğrenme sürecini ikame etmemeli. Zira beceri kestirme yollarla aktarılmıyor, ancak hatayla, sürtünmeyle, zorlanmayla içselleşiyor. Üniversitelerin, hastanelerin, hukuk bürolarının bu süreci koruma sorumluluğu var. İkincisi, yapay zeka kullanan şirketlerin bu bilgi havuzuna katkı yapmaya zorunlu kılınması. Bankaların zorunlu rezerv tutması gibi. Faydalandığın havuzu beslemekle yükümlü olmalısın. Eğer bir şirket yapay zeka ile insan emeğini ikame ediyorsa, o emeği yetiştiren kurumlara katkı sunmalı. Bu teknik olarak imkansız değil, sadece politik olarak zor. Üçüncüsü ve belki de en önemlisi, kendi bireysel pratiğimiz. Hangi şeyleri yapay zekaya devredeceğimiz, hangi şeylerde kendi düşünme kasımızı çalıştırmaya devam edeceğimiz konusunda bilinçli bir ayrım yapmak. Yazmak, okumak, hesaplamak, problem çözmek; bunları her gün biraz olsun kendi başımıza yapmaya devam etmek. Halbuki bunların hiçbiri kolay, zira kazançlar yaygın ve gecikmeli, maliyetler ise somut ve anlık. Belki de Acemoğlu'nun en çarpıcı tespiti şu: yapay zeka kapasitesinin optimal seviyesi sonlu, ve neredeyse kesinlikle piyasanın üreteceğinden daha düşük. Yani daha fazla yapay zeka her zaman daha iyi değil. Bazen bilinçli olarak yavaşlamak, kolektif olarak hayatta kalmanın tek yolu. Benim ise tüm bunları okuduktan aklıma gelen soru şu: Bu sistemi yavaşlamaya ikna etmek, tanrı olmadığına ikna etmekten daha zor değil mi?

Published: April 27, 2026 15:38

Acemoğlu'nun makalesinde muazzam bir balık örneği var. Bir gölü düşün. Aşırı avlandığında balık popülasyonu çöker. Ama göle bir süre dokunmazsan göl kendini yeniler, balıklar geri döner. Halbuki bilgi öyle değil. Bilgi havuzu çöktüğünde geri gelmiyor, zira…

Yapay Zeka'nın olağanüstü potansiyeli yanında bir o kadar da tehlikelerinden bahsediliyor. Acemoğlu'nun makalesini okuyana kadar bu tehlikelerin ciddiyetinin tam anlamıyla farkına varamamıştım. Mesele basit bir verimlilik tartışması değil, çok daha derin bir tehlike var. İlk olarak bilginin iki katmanı tanımlanmış. Birinci katman genel bilgi: bir mesleğin yüzyıllar boyunca biriktirdiği, topluluğun ortak havuzunda dolaşan anlayış. Tıpta hastalık mekanizmaları, ilaç etkileşimleri, tedavi protokolleri; hukukta içtihat birikimi, yorum gelenekleri. Bu havuz kimseye ait değil ama herkesi besliyor. İkinci katman ise bağlam-özgül bilgi: tek tek pratisyenlerin önündeki somut duruma dair bilgi. Doktorun karşısındaki belirli hasta, avukatın elindeki belirli dava, mühendisin tasarladığı belirli proje. Ayrı gibi dursa da bu iki katman ayrı işlemiyor; iyi bir karar her ikisini birden gerektiriyor. Asıl mesele şu: insan öğrenirken bu iki bilgiyi ayrı süreçlerde değil, birlikte üretiyor. Genç bir doktor zor bir vakayla uğraşırken aynı anda iki şey yapıyor: o belirli hastayı anlıyor ve bu pratik aynı zamanda onun tıp anlayışını da derinleştiriyor. Vakanın öğrettiklerinin yanında, o da farkında olmadan ortak havuza küçük katkılar bırakıyor: bir vaka raporu, bir gözlem, meslektaşlarıyla bir tartışma. Bu katkılar tek başına önemsiz görünse de, milyonlarca pratisyenin yıllar boyunca bıraktığı bu sessiz izler, mesleğin genel bilgisinin yenilenme mekanizması aslında. Ağaçlardan orman görülemese de, o ormanı kuran her bir ağaç aslında. Yapay zekanın sekteye uğrattığı şey tam burada. Yapay zeka bağlam-özgül kısmı hızla, ucuza, çoğunlukla doğru çözüyor. Ama o anda genel bilgi üretiminin yan ürünü kayboluyor. Bu aslında şu demek: Bilgi raflarda duran statik bir şey değil, sürekli pratisyenlerin emeğiyle beslenen yaşayan bir sistem. Sen o sistemi yaşamayan bir aktöre yani yapay zekaya bağlayınca, o emek kesiliyor ve sistem aç kalıyor. Doktor vakayı yapay zekaya soruyor, sonuç alıyor, ama vaka ona hiçbir şey öğretmiyor; dolayısıyla mesleğin ortak havuzuna katkı da olmuyor. Birey için rasyonel bir tercih bu, zira yapay zeka daha hızlı. Halbuki kolektif olarak felaket: kısa vadede sıkıntı yok sanıyorsun çünkü mevcut ustalar hala ortalıkta ve yapay zeka onların bilgisinden besleniyor. Ama altta sessiz bir aşınma başlıyor. Bugünün çırakları yarının ustaları olamıyor, zira ustalığın gerektirdiği o uzun, sıkıcı, hatalı pratiği yaşamadılar. Süreci yaşamamak demek, derinliği geliştirmemek demek; derinliği geliştirmemek demek, ortak havuzu besleyememek demek. Yirmi yıl sonra mevcut ustalar emekli olduğunda, yerlerini doldurabilecek nesil yetişmemiş olacak. Yapay zekanın kendisi de tıkanacak, zira besleneceği taze, derinlikli bilgi kalmayacak.

Published: April 27, 2026 15:38

Yapay Zeka'nın olağanüstü potansiyeli yanında bir o kadar da tehlikelerinden bahsediliyor. Acemoğlu'nun makalesini okuyana kadar bu tehlikelerin ciddiyetinin tam anlamıyla farkına varamamıştım. Mesele basit bir verimlilik tartışması değil, çok daha derin…

R to @mechulmuhayyil: Yazının altını çizdiği düşündürücü bir şey var: yazılı kültür otomatik olarak rasyonelliği getirmiyor. Matbaanın icadı Avrupa'da sakin bir akıl çağı değil, mistisizm ve esoterizm patlaması yarattı. İnsanlar İncil'i kendileri okumaya başlayınca dünyanın sonunu getirmeye çalışan tarikatlar kurdular. Modern milliyetçilik bile yazının yarattığı bir yanılsama, zira topluluğun artık seni çevreleyen insanlardan değil, hiç tanımadığın ama aynı dili paylaştığın milyonlardan oluştuğunu hayal etmek bir tür delilik. Şimdi, post-okuryazar gelecekten bahsediliyor. Bu da, bana kalırsa, garip yeni-nesil bir deliliğe geçişin alametlerinden. Eski köylüler doğrudan duyusal deneyimle sınırlıydı, dünyaları dardı ama gerçekti. Yeni nesil de doğrudan duyusal deneyime geri dönüyor, ama bu sefer deneyimledikleri şey ekrandan akan görüntüler. Yani dünyaları küçük ama "fake", ve her geçen gün daha da fake olacak çünkü yakında bu görüntülerin tamamı yapay zekâ tarafından üretilecek. Muazzam bir paradoks bu: hiç bu kadar bağlanmamıştık ama hiç bu kadar yalıtılmamıştık. Görüntülerle dolu ama gerçeklikten kopuk bir dünya. Yazının ana ve ilgi çekici olan argümanı da bu: Politika içeriğini kaybediyor, yerine kimliklere ve içgüdülere dayalı kabilecilik geliyor. Okuyabilince hepimiz akıllanmadık evet. Belki de bu yüzden okuryazarlığın asıl hediyesi bilgi değildi, mesafeydi. Kendi deneyiminin dışına çıkıp dünyayı başka türlü hayal edebilmek. O mesafeyi kaybettiğimizde geriye sadece refleksler kalıyor. İçgüdüsel, kabilesel, ama aynı zamanda sahte, evsiz, dijital, garip bir dünya.

Published: April 25, 2026 13:49

Yazının altını çizdiği düşündürücü bir şey var: yazılı kültür otomatik olarak rasyonelliği getirmiyor. Matbaanın icadı Avrupa'da sakin bir akıl çağı değil, mistisizm ve esoterizm patlaması yarattı. İnsanlar İncil'i kendileri okumaya başlayınca dünyanın…

İlginç bir Jacobin makalesinde, ilginç bir araştırma okudum: doksan yıl önce bir Sovyet psikolog Özbekistan'ın dağ köylerine gitmiş, hiç okuma yazma bilmeyen köylülere basit sorular sormuş. "Kuzey kutbunda bütün ayılar beyazdır. Novaya Zemlya kuzeydedir. Oradaki ayılar hangi renktir?" Cevap alamamış. Köylüler "ben oraya hiç gitmedim, gören söylesin" demişler. Birkaç yıllık eğitim almış olanlar ise soruyu hemen çözmüş. Mesele zekâ değil, düşünme biçimiydi. Bu şöyle bir şey demek: yazı bize garip bir yetenek veriyor: doğrudan deneyimin dışına çıkmak. Görmediğin bir şeyi düşünebilmek, var olmayan bir senaryoyu canlandırabilmek, soyut kategorilerle iş görebilmek. Politika, demokrasi, kolektif hayal... hepsi bu yetenek üzerine kurulu. Yaşadığın yoksulluğu deneyimlemek yetmiyor; onu daha büyük bir bağlama yerleştirebilmen, başka türlü bir yaşamı tasavvur edebilmen gerekiyor. Lenin boşuna dememiş: "Okuryazarlık olmadan politika olmaz, sadece dedikodu ve önyargı kalır." Şimdi ise tersine bir süreç yaşanıyor. Çocuklar artık okuyamıyor, sadece harfleri seslendirmekte zorlandıklarından değil, okuduklarını anlayamadıklarından. Elit üniversitelerdeki profesörler öğrencilerinin tek bir cümleyi bile çözemediğinden yakınıyor. Halbuki yazıyla ilişki sadece bir beceri değil, bir bilinç biçimiydi. Okuyamamak demek, bilincinin değişmesi demek.

Published: April 25, 2026 13:49

İlginç bir Jacobin makalesinde, ilginç bir araştırma okudum: doksan yıl önce bir Sovyet psikolog Özbekistan'ın dağ köylerine gitmiş, hiç okuma yazma bilmeyen köylülere basit sorular sormuş. "Kuzey kutbunda bütün ayılar beyazdır. Novaya Zemlya kuzeydedir.…

Hayattaki herhalde en büyük bağımlılığım chat yapmak. Bu da aslında dolaylı olarak derdimi yüzyüzü anlatmakta güçlük çekip, yazarken çok daha verimli, derin, nüanslı ve açık bir şekilde anlatabilmemden kaynaklanıyor. Aynı üslubu yüzyüze konuşmaya taşımayı da denedim ama olmuyor. Öncelikle birbirine tedirginlikle ilk aklına geleni fırlatmaktansa hakikaten "iletişim" kurmak istiyorsan, bu tip bir iletişimin gerektirdiği bir tempo var. Bu yavaş bir tempo ve buna, özellikle ADHD salgını olan bir dünyada, tahammül gitgide azalıyor. Vidyolardaki jumpcut'lar filan her an dopamin almadan dinleyebilmeyi unuttu insanlar. Arada dikkatini anksiyete girdaplarında delirip seni de germeden sabit tutabilen nadir insanlar tanıyorsun; ama bunlar hakikaten çok nadirler. Bulunca da zaten böyle nesli tükenmete olan bir eküri, bırak(a)mıyorsun. Seni dinlemeye sabrı ve iradesi olmayan, sabırsızlıkla cinnet geçirerek diyeceği lafı bekleyen halkin büyük çoğunluğu ile hakikaten "iletişim" kurmakta chat'tan başka bir yol olmadığına karar verdim.

Published: April 21, 2026 18:45

Hayattaki herhalde en büyük bağımlılığım chat yapmak. Bu da aslında dolaylı olarak derdimi yüzyüzü anlatmakta güçlük çekip, yazarken çok daha verimli, derin, nüanslı ve açık bir şekilde anlatabilmemden kaynaklanıyor. Aynı üslubu yüzyüze konuşmaya taşımayı…

Ancak 40 yaşına merdiven dayadığımda farkına vardığım insana dair basit bir gerçek var. Her insanın ortaya koyduğu bir performans var. Çoğu insan bunun farkında değil; ki farkında olsa da kontrolü tamamen ele geçirebileceğin bir alan değil bu. Zira bu performans(lar) senin karakterin. Samimiyet dediğin o performası unutabilme kapasitene bağlı. Çok basit bir örnek vereyim. Hani bazı insanlar vardır, yalnızca çalışmaz, çalıştığından fazla, ne kadar çalıştığı, ne kadar meşgul olduğu, ne kadar yetiştiremediği üzerine konuşur. Halbuki aynı işi yapan başka birine bakıyorsun, tek kelime etmiyor. Bu işte tamamen insanın kendini görmek istediği imaja bağlı; herkes o imaja göre ortaya bir performans koyuyor. Devamlı şikayet eden de, tek kelime etmeyen de. Hayata böyle bakınca, birçok şey farklı bir anlam kazanıyor. Sadece öteki hayatlar değil, kendi hayatındaki niye ortaya koyduğunu kendinin de bilmediği birçok performans ile yüzleşebiliyorsun.

Published: April 21, 2026 14:18

Ancak 40 yaşına merdiven dayadığımda farkına vardığım insana dair basit bir gerçek var. Her insanın ortaya koyduğu bir performans var. Çoğu insan bunun farkında değil; ki farkında olsa da kontrolü tamamen ele geçirebileceğin bir alan değil bu. Zira bu…

Yapay zeka'nın muazzam potansiyelinin yanında eşi benzeri olmayan tehlikelerinden de bahsediliyor. Nedir bu tehlike anlamak isteyenler için Acemoglu-Kong-Ozdaglar makalesinin kapsamlı bir özeti/analizi. Yapay zeka hakkında fikir sahibi olmak isteyenler için must read. Bir cümle ile özetlemek gerekirse, mevzu şöyle: Nasıl ki balık yiyebilmek için av yasaklarına saygı göstermek gerekiyorsa, tüm toplum olarak gerizekalılaşmak istemiyorsak da devletin yapay zeka kullanım yasakları uygulaması gerekiyor. Aksi takdirde, nasıl ki anlık açgözlülük tüm balıkların neslini tüketme tehlikesi sunuyorsa, anlık çözümlere ulaşma açgözlülüğü de, aynı şekilde, o çözümlerin çıktığı ana kaynağı kurutma tehlikesi sunuyor. https://open.substack.com/pub/harmoniousdiscourse/p/the-tragedy-of-the-cognitive-commons

Published: April 21, 2026 12:13

Yapay zeka'nın muazzam potansiyelinin yanında eşi benzeri olmayan tehlikelerinden de bahsediliyor. Nedir bu tehlike anlamak isteyenler için Acemoglu-Kong-Ozdaglar makalesinin kapsamlı bir özeti/analizi. Yapay zeka hakkında fikir sahibi olmak isteyenler…

Toplumda, Silikon Vadisi ve teknoloji çıkışlı, garip bir Nietzsche'leşme var gibime geliyor. Nietzsche'leşmeden kastım, gitgide ahlaki kaygıların yerini çıplak güce bırakması. Bu nedenle olacak eskiden "cesaret"ten söz ederdik, şimdi ise "yüksek faillik (high agency)" diye bir şey çıkmış, o tercih ediliyor. Kelime değişimi tabi ki masum değil. Cesarette ahlaki bir yön vardı, her şeye rağmen karşı durmak demekti. Faillik ise sadece eylem. Yönü yok, pusulası yok, sadece hareket. Fark muazzam. Elbette bu kayma tesadüf değil. Yirmi birinci yüzyılda toplumsal bir ahlaki rehberliği kaybettik ve nereye bakacağımızı bile bilmiyoruz. "İyi bir hayat nasıl yaşanır?" sorusu modası geçmiş görünüyor. Kolektif iyi? Sıkıcı, yeterince cool değil. Bunların yerine artık "sadece bir şeyler yap" etosu var. Sonuçları düşünme, yık dök, harekete geç. Cool olan bu; zira sonuçlar, sorumluluk, etik bunlar "zayıf"lara özgü şeyler, gibi algılanıyor artık. Tabi ki algılayanlar son derece imtiyazlı kitleler. Failliğin yönü olmadan ne işe yaradığı; riskin ise kimin için risk, ne uğruna alındığı belirsiz. Belirsiz çünkü o belirsizlik çocuk kalmakta direnen bazıları için oyun alanı sağlıyor. Kimileri büyük riskler almayı gerçekten göze alabiliyor, servetleri var, düşseler bile yumuşak yere iniyorlar. Ama herkes için aynı şey geçerli değil. Berbat bir krediyle, deneyim olmadan iş kurmak bazıları için macera, oyun, bazıları için ise felaket. "Yüksek faillik" söylemi bu yapısal eşitsizliği görünmez kılıyor. Cesaret zor bir soruydu çünkü ne için durduğunu bilmeyi gerektiriyordu. Faillik ise bu soruyu atlamana izin veriyor. Hareket ediyorsun ama nereye gittiğini bilmiyorsun. Belki de bu yüzden cesaret modası geçti, çünkü bir ahlaki tutum gerektiriyordu. Faillik ise sadece ivme istiyor. Sadece ivme de imtiyaz sahibi bir kitle başkalarının hayatıyla oynanan güzel bir eğlence sağlıyor.

Published: April 20, 2026 17:42

Toplumda, Silikon Vadisi ve teknoloji çıkışlı, garip bir Nietzsche'leşme var gibime geliyor. Nietzsche'leşmeden kastım, gitgide ahlaki kaygıların yerini çıplak güce bırakması. Bu nedenle olacak eskiden "cesaret"ten söz ederdik, şimdi ise "yüksek faillik…

O kadar milletten insan tanıdım ama bilgi ve görgü seviyesi ne kadar artarsa artsın sıradan, alçakgönüllü ve samimi kalabilmekte Ankaralılardan hünerlisine rastlamadım.

Published: April 18, 2026 17:02

O kadar milletten insan tanıdım ama bilgi ve görgü seviyesi ne kadar artarsa artsın sıradan, alçakgönüllü ve samimi kalabilmekte Ankaralılardan hünerlisine rastlamadım.

Herkesin olan biteni anlamak için kullandığı kavramlar var. Seçtiğin kavrama göre gördüğün de değişiyor. Son aylarda bana en çok şey gösteren kavram ADHD oldu. Eskiden ADHD'yi ciddiye almazdım. Yeterli iradesi olmayan insanlara dair ufak bir sorun sanırdım. Ama etrafıma ve kendime bakınca gördüm ki ADHD kadar yaygın ve olan biteni anlamaya yardımcı olan çok az kavram var. Bir kere, sosyal medya nedeniyle, anladığım kadarıyla hemen herkeste bazal bir ADHD var. Bu idare edilebilir bir limit. Ama her geçen gün görüyorum ki çoğu zeki ve/ya zeki olduğuna inanan insanda kontrol edemedikleri bir ADHD var. Sahiden de sadece iradeleri değil tüm benlikleri, sosyal medya şirketlerinin algoritmaları tarafından rehin alınmış vaziyette. Bu insanlar hakikaten hiçbir şey yapamıyorlar. Önlerinde bakmadan duramadıkları farklı farklı ekranlarla tüm varlıkları gasp edilmiş bir şekilde kendile de katiyen mutlu olmadan ölüm kalım savaşı veriyorlar. Yaşamıyorlar; sahip çıkamadıkları bir zihnin hasarlarını kontrol etmeye çalışıyorlar. Ben bu meselenin bu kadar ciddi olabileceğini hiç düşünmemiştim; fakat bir kere kabul edince bu durumu, inkar edemediğin, birçok sorunun temelinde yatan muazzam bir ADHD krizi görüyorsun. Bir şekilde bu insanlara hayatlarının geri verilmesi için bir şeyler yapılmalı, çünkü kendi iradeleri buna yetmiyor. Ve bu insanı bu duruma iten etkenler her geçen gün geri dönülemez şekilde genç yaşlara iniyor. Artık gençleri ebeveynler değil, birkaç teknoloji trilyonerinin kâr algoritması yetiştiriyor onlar için ekranda her gördüğüne basmaktan başka çaresi kalmamış ADHD'li insanlar en temel müşteri durumunda.

Published: April 18, 2026 12:53

Herkesin olan biteni anlamak için kullandığı kavramlar var. Seçtiğin kavrama göre gördüğün de değişiyor. Son aylarda bana en çok şey gösteren kavram ADHD oldu. Eskiden ADHD'yi ciddiye almazdım. Yeterli iradesi olmayan insanlara dair ufak bir sorun…